Toplardamar, oksijenden fakir kanı dokulardan kalbe taşıyan damarlardır. Yapıları elastikiyet açısından atardamarlardan farklıdır ve içerisinde kanın geri akışını engelleyen kapakçıklar bulunur. Bu özellik, özellikle alt ekstremitelerde kanın yerçekimine karşı taşınmasını sağlar.
Toplardamarların fizyolojik önemi, doku metabolizmasının sürdürülebilmesi için kirli kanın düzenli şekilde kalbe geri gönderilmesidir. Bu süreçte basınç düşüktür ve kas pompası mekanizması önemli rol oynar. Venöz dolaşım bozuklukları, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
Toplardamarların yapısal özellikleri arasında üç tabakalı damar duvarı bulunur. Endotel, düz kas tabakası ve bağ dokusundan oluşan bu yapı, esneklik ve dayanıklılık sağlar. Kapakçık sistemi ile birleştiğinde, venöz sistemin sağlıklı işleyişi garanti altına alınır.
Toplardamarlarda görülen hastalıklar arasında varis, derin ven trombozu ve venöz yetmezlik yer alır. Bu durumlar erken teşhis edilmediğinde ciddi dolaşım problemleri oluşturabilir. Günümüzde girişimsel radyoloji, toplardamar hastalıklarının tedavisinde etkin ve minimal invaziv yöntemler sunmaktadır.
Toplardamar Nedir ve Vücudumuz İçin En Önemli Görevleri Nelerdir?
Toplardamarlar, veya tıbbi adıyla “venler”, kan dolaşımının görünmez kahramanlarıdır. Atardamarların taşıdığı oksijen ve besinler dokular tarafından kullanıldıktan sonra ortaya çıkan atık ürünlerle yüklü, oksijeni azalmış kanı toplama ve onu ait olduğu yere, yani kalbe geri getirme görevini üstlenirler. Bu sistem olmadan vücut, kendi atıkları içinde boğulurdu.
Atardamarların kalın ve kaslı duvarlarının aksine, toplardamarların duvarları daha ince ve esnektir. Bu yapı onlara inanılmaz bir özellik kazandırır: depolama kapasitesi. Herhangi bir anda vücudunuzdaki toplam kanın yaklaşık %70 ila %75’i toplardamarlarınızın içinde sakin bir şekilde bekler. Bu durum onları acil durumlar için hayati bir kan rezervuarı haline getirir. Örneğin bir yaralanma veya yoğun bir egzersiz sırasında vücudun aniden daha fazla kana ihtiyacı olduğunda, bu rezerv hızla devreye sokulabilir. Ancak bu esneklik ve düşük basınçlı yapı aynı zamanda onların yerçekimi gibi kuvvetlere karşı daha savunmasız olmalarına ve varis, pıhtılaşma gibi sorunlara zemin hazırlamasına neden olur.
Toplardamarların vücudumuzdaki temel görevleri şunlardır:
- Kullanılmış kanı kalbe geri taşımak
- Kan için bir rezervuar görevi görmek
- Vücut ısısının düzenlenmesine yardımcı olmak
Vücudumuzdaki Toplardamarların Yapısı Nasıldır?
Toplardamar ağını, bir şehrin yollarını andıran, birbiriyle bağlantılı katmanlı bir sistem olarak düşünebiliriz. Her yolun farklı bir işlevi olduğu gibi, her toplardamar türünün de farklı bir görevi vardır. Özellikle kollarımızda ve bacaklarımızda bu sistemi anlamak, hastalıkların neden ve nasıl geliştiğini kavramak için çok önemlidir. Bu sistem, temelde üç ana ve birbiriyle bağlantılı alt bölümden oluşur.
- Yüzeyel Toplardamarlar
- Derin Toplardamarlar
- Perforan (Bağlayıcı) Toplardamarlar
Yüzeyel toplardamarlar, cildimizin hemen altındaki yağ dokusunda bulunur ve genellikle gözle gördüğümüz damarlardır. Varisler de bu damarların genişlemesiyle ortaya çıkar. Derin toplardamarlar ise kasların içinde, genellikle bir atardamarla yan yana seyrederler ve bacaklardaki kanın kalbe dönüşünün asıl yükünü, yaklaşık %90’ını, onlar çeker. Bu nedenle bu damarlardaki bir pıhtı, tüm bacak dolaşımını tehlikeye atabilir. Perforan damarlar ise bu iki sistem arasında köprü kuran kısa bağlantı yollarıdır. İçlerindeki tek yönlü kapakçıklar sayesinde kanın sadece yüzeyden derine doğru akmasına izin verirler. Bu kapakçıklar bozulduğunda, kan derin sistemden yüzeyel sisteme geri kaçar ve varislerin oluşumundaki en önemli adımlardan biri atılmış olur. Bu üç sistem arasındaki hassas denge bozulduğunda, birindeki sorun hızla diğerini de etkileyen bir zincirleme reaksiyona yol açar.
Atardamar ve Toplardamar Arasındaki Temel Farklar Nelerdir?
Atardamarlar ve toplardamarlar kan taşısa da yapıları ve çalışma prensipleri tamamen farklıdır. Bu farklar, her birinin vücuttaki özel görevine göre şekillenmiştir. Fonksiyon, yapıyı belirler. Atardamarın görevi yüksek basınca dayanmak, toplardamarın görevi ise düşük basınçta kanı depolamak ve geri taşımaktır.
Bu iki damar tipi arasındaki en belirgin yapısal ve işlevsel farklar mevcuttur.
- Duvar Kalınlığı: Atardamarlar kalın ve kaslı, toplardamarlar ince ve esnektir.
- İç Basınç: Atardamarlarda basınç yüksek ve nabızla hissedilir, toplardamarlarda ise düşüktür.
- Kan Akış Yönü: Atardamarlar kanı kalpten uzağa, toplardamarlar kalbe doğru taşır.
- Kapakçıklar: Toplardamarlarda (özellikle uzuvlarda) kanın geri kaçmasını önleyen kapakçıklar bulunur, atardamarlarda ise yoktur.
- Depolama Kapasitesi: Toplardamarlar genişleyerek büyük miktarda kan depolayabilir, atardamarların böyle bir özelliği yoktur.
- Görünüm: Atardamarlar kesitlerde yuvarlak kalırken, toplardamarlar genellikle basık ve yassı görünür.
- Taşınan Kan (Genel Sistemde): Atardamarlar temiz (oksijenli), toplardamarlar kirli (oksijensiz) kan taşır.
Kan, Toplardamarlar Sayesinde Kalbe Nasıl Geri Taşınır?
Vücudumuzun alt kısımlarından, örneğin ayak parmaklarımızdan kalbe kanın geri dönmesi, yerçekimine karşı verilen gerçek bir savaştır. Toplardamarların içindeki basınç bu zorlu yolculuğu tek başına tamamlamak için yeterli değildir. Bu nedenle vücudumuz, kanı yukarıya doğru verimli bir şekilde pompalamak için üç dahiyane mekanizma kullanır. Bu mekanizmalar bir takım gibi uyum içinde çalışır.
Bu muhteşem sistemin parçaları şunlardır:
- Venöz Kapakçıklar
- Kas Pompası
- Solunum Pompası
Bu mekanizmaların en önemlisi, toplardamarların içindeki tek yönlü çalışan venöz kapakçıklardır. Kan kalbe doğru akarken açılır, yerçekimi etkisiyle geri kaymaya çalıştığında ise bir kapı gibi kapanarak kanın aşağıda göllenmesini engellerler. İkinci ve en güçlü mekanizma, özellikle baldırlarımızdaki kasların oluşturduğu kas pompasıdır. Yürürken her adımda baldır kaslarımız kasılır ve derin toplardamarları sıkarak içlerindeki kanı adeta yukarıya doğru fırlatır. Bu nedenle baldır kaslarına “ikinci kalp” de denir. Uzun süre hareketsiz kalmak bu pompayı devre dışı bırakır. Son olarak nefes alıp vermemizle çalışan solunum pompası da devreye girer. Derin bir nefes aldığımızda diyaframımız aşağı iner, karın içi basınç artar ve göğüs içi basınç düşer. Bu basınç farkı, kanı karından göğse doğru çeken bir vakum etkisi yaratır. Bu üç mekanizmanın kusursuz işleyişi, sağlıklı bir toplardamar dolaşımı için olmazsa olmazdır.
Varis ve Kronik Venöz Yetmezlik Neden Oluşur?
Kronik venöz yetmezlik, bacaklardaki toplardamarların kanı etkili bir şekilde kalbe geri taşıyamaması durumudur ve varisler de bu hastalığın en sık görülen belirtisidir. Sorunun temelinde yatan anahtar mekanizma, toplardamar kapakçıklarının bozulması, yani kapakçık yetmezliğidir. Bu kapakçıklar düzgün kapanamadığında, kan yerçekimine karşı koyamaz ve özellikle ayakta dururken bacaklara doğru geri kaçar. Bu geri kaçağa venöz reflü denir ve bu durum bacak damarları içindeki basıncı sürekli olarak yüksek tutar. “Venöz hipertansiyon” olarak adlandırılan bu basınç artışı, hastalığın tüm olumsuz sonuçlarının arkasındaki ana suçludur.
Hastalığın gelişimini tetikleyen veya kolaylaştıran bazı önemli risk faktörleri bulunmaktadır.
- Ailede varis öyküsü (genetik yatkınlık)
- İleri yaş
- Kadın cinsiyeti
- Hamilelik
- Obezite (aşırı kilo)
- Uzun süre ayakta durmayı veya oturmayı gerektiren meslekler
- Hareketsiz yaşam tarzı
Bu durum zamanla bir kısır döngüye dönüşür. Yüksek basınç, damar duvarlarını daha da genişletir; genişleyen damar ise kapakçıkların daha da kötü çalışmasına neden olur. Bu süreç bacaklarda bir dizi şikayete yol açar. Hastalığın ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan belirtiler genellikle ağırlık hissinden açık yaralara kadar geniş bir yelpazede seyreder.
Sık görülen belirti ve bulgular şunlardır:
- Bacaklarda ağrı, sızlama ve ağırlık hissi
- Akşama doğru artan şişlik (ödem)
- Gece krampları
- Kaşıntı
- Örümcek ağı benzeri kılcal damarlar
- Ciltten kabarık, kıvrıntılı varisli damarlar
- Ayak bileğinde renk değişikliği (kahverengi lekelenme)
- Ciltte sertleşme ve kalınlaşma
- İyileşmeyen bacak yaraları (venöz ülser)
Derin Ven Trombozu (DVT) Tehlikeleri Nelerdir?
Derin Ven Trombozu (DVT), vücudun derinlerinde, kasların arasında yer alan bir toplardamarda kan pıhtısı oluşması durumudur. Genellikle bacaklarda görülür. Bu durumun tehlikesi, hem pıhtının kendisinden hem de yol açabileceği ciddi komplikasyonlardan kaynaklanır. Pıhtı oluşumunu tetikleyen üç ana faktör vardır ve bunlar tıp dilinde “Virchow Üçlüsü” olarak bilinir.
Bu faktörler şunlardır:
- Kan akımının yavaşlaması (venöz staz)
- Damar duvarının hasar görmesi (endotel hasarı)
- Kanın pıhtılaşmaya eğiliminin artması (hiperkoagülabilite)
Uzun uçak veya araba yolculukları, büyük ameliyatlar sonrası yatak istirahati, travmalar, kanser hastalığı ve bazı ilaçlar gibi durumlar bu faktörlerden bir veya birkaçını tetikleyerek DVT riskini artırır. Pıhtı, oluştuğu yerde damarı tıkayarak bacakta ağrı, şişlik ve hassasiyete neden olabilir. Ancak DVT’nin asıl tehlikesi, pıhtının yerinde durmamasından kaynaklanır.
DVT’nin yol açabileceği iki büyük ve ciddi tehlike vardır:
- Akciğer Embolisi (Pulmoner Emboli)
- Post-Trombotik Sendrom (PTS)
Akciğer Embolisi, DVT’nin en korkulan akut komplikasyonudur. Bacak damarındaki pıhtıdan bir parçanın koparak kan akımıyla akciğerlere ulaşması ve oradaki bir atardamarı tıkamasıdır. Bu durum ani nefes darlığına, göğüs ağrısına ve maalesef ani ölüme bile yol açabilir. Hayatı tehdit eden bir acil durumdur. Post-Trombotik Sendrom ise DVT’nin kronik, yani uzun vadeli ve sinsi tehlikesidir. DVT geçiren hastaların yarısına yakınında, pıhtı erise bile damar duvarında ve kapakçıklarda kalıcı hasar bırakır. Bu hasar, bacakta ömür boyu sürebilecek kronik ağrıya, geçmeyen şişliğe, ciltte renk değişikliklerine ve iyileşmeyen yaralara neden olarak kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürür. İşte bu PTS riskini azaltmak, modern DVT tedavilerinin en önemli hedeflerinden biridir.
Toplardamar Tıkanıklıkları Yalnızca Pıhtıdan mı İbaret?
Hayır, toplardamar tıkanıklıkları her zaman damarın içinde oluşan bir pıhtıdan kaynaklanmaz. Bazen sorun, damara dışarıdan yapılan bir baskıdan veya damarın kendi yapısındaki pıhtı dışı bir darlıktan ileri gelir. Bu durumların en bilineni ve en sık rastlananı May-Thurner Sendromu (MTS) olarak adlandırılan anatomik bir durumdur.
May-Thurner Sendromu, bir damar hastalığından çok, bir “komşuluk” sorunudur. Vücudun anatomik yapısı gereği, sol bacağın ana toplardamarı (sol ana iliak ven), karın bölgesinde sağ bacağın ana atardamarı ile bel omurgası arasına sıkışır. Atardamarın her kalp atışıyla yaptığı ritmik ve sürekli baskı, yıllar içinde alttaki toplardamarın duvarını zedeler. Bu kronik zedelenme, damar içinde yapışıklıklara ve “spur” adı verilen fibröz bantların oluşumuna yol açarak damarı içeriden yavaş yavaş daraltır. Bu durum sol bacaktan kanın kalbe dönüşünü zorlaştırır.
Bu sendromun varlığı, hastalarda çeşitli belirtilere yol açabilir.
- Tek taraflı (sadece sol) bacak şişliği
- Bacakta ağrı ve dolgunluk hissi
- Sol bacakta daha belirgin olan varisler
- Yürümekle artan bacak ağrısı (venöz klodikasyo)
- Tekrarlayan veya sebepsiz sol bacak DVT’si
May-Thurner Sendromu’nun en önemli klinik sonucu, özellikle genç ve orta yaşlı kadınlarda görülen ve başka hiçbir belirgin nedeni olmayan sol bacak DVT’lerinin altında yatan ana faktörlerden biri olmasıdır. Eğer bu altta yatan mekanik sıkışma teşhis edilip tedavi edilmezse sadece kan sulandırıcı ilaçlarla yapılan DVT tedavisi genellikle başarısız olur ve pıhtı tekrarlar. Bu nedenle özellikle sol bacakta görülen nedensiz DVT veya kronik şişlik durumlarında bu sendromdan şüphelenmek ve ileri tetkik yapmak hayati önem taşır.
Toplardamar Hastalıklarının Teşhisi Nasıl Konulur?
Doğru ve etkili bir tedavi planı oluşturmanın ilk ve en önemli adımı, sorunun ne olduğunu ve nerede olduğunu net bir şekilde ortaya koyan doğru bir teşhistir. Günümüzde toplardamar hastalıklarının tanısında, hastaya zarar vermeyen, ağrısız ve son derece detaylı bilgi sağlayan modern görüntüleme yöntemleri kullanılmaktadır. Teşhis süreci genellikle basitten daha karmaşığa doğru ilerleyen bir yol izler.
Tanı koymak için kullanılan başlıca görüntüleme araçları vardır:
- Renkli Doppler Ultrasonografi (RDUS)
- Bilgisayarlı Tomografi (BT) Venografi
- Manyetik Rezonans (MR) Venografi
- Kateterle Venografi
- Damar İçi Ultrason (IVUS)
Teşhisin ilk ve en temel basamağı Renkli Doppler Ultrasonografi’dir. Bu yöntem ses dalgalarını kullanarak damarların yapısını, içlerindeki kan akışının yönünü ve hızını gösterir. DVT varlığını saptamada, venöz yetmezlikteki (reflü) geri kaçağı ölçmede ve varislerin kaynağını bulmada altın standarttır. Ancak ultrason, karın ve leğen kemiği içindeki daha derin damarları değerlendirmede bazen yetersiz kalabilir. Bu durumlarda, damar ağının panoramik bir haritasını çıkaran BT veya MR Venografi devreye girer. Bu yöntemler özellikle May-Thurner Sendromu gibi dıştan bası durumlarını veya merkezi damarlardaki pıhtıları göstermede çok değerlidir.
Kateterle Venografi ve IVUS ise daha çok tedavi sırasında kullanılan girişimsel tanı yöntemleridir. Venografi, damar içine kontrast madde verilerek damarın içinin röntgen altında görüntülenmesidir. IVUS ise günümüzdeki en hassas yöntemdir. Bir kateterin ucundaki minik bir ultrason probu ile damarın içine girilerek duvar yapısı ve darlığın derecesi 360 derece ve çok net bir şekilde görülür. Özellikle stentleme gibi işlemlerin hassas bir şekilde planlanması ve uygulanmasında IVUS vazgeçilmez bir rehberdir.
Varis ve Yüzeyel Venöz Yetmezlik İçin Modern Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
Geçmişte varis tedavisi denildiğinde akla gelen, hastanede yatış gerektiren, ağrılı ve uzun iyileşme süreçleri olan klasik cerrahi ameliyatlar, artık büyük ölçüde tarihe karışmıştır. Günümüzde venöz yetmezlik ve varis tedavisinin amacı, sorunun kaynağı olan ve kanın geri kaçtığı damarı, minimal invaziv, yani vücuda en az müdahaleyle, kapatmaktır. Bu işlemler genellikle lokal anestezi altında, poliklinik şartlarında yapılır ve hasta aynı gün içinde yürüyerek evine dönebilir.
Modern tedaviler, sorunu içeriden çözme prensibine dayanır.
- Endovenöz Lazer Ablasyonu (EVLA)
- Radyofrekans Ablasyonu (RFA)
- Siyanoakrilat (Yapıştırıcı) ile Kapatma
- Köpük Skleroterapisi
- Ambulatuar Flebektomi
Lazer (EVLA) ve Radyofrekans (RFA), termal yani ısıya dayalı yöntemlerdir. Her ikisinde de ultrason rehberliğinde sorunlu damarın içine ince bir kateter yerleştirilir. Bu kateter aracılığıyla verilen kontrollü ısı enerjisi, damarın büzüşerek kalıcı olarak kapanmasını sağlar. Başarı oranları %95’in üzerindedir ve son derece güvenilir yöntemlerdir. Yapıştırıcı (Siyanoakrilat) ile kapatma ise en yeni ve en konforlu yöntemlerden biridir. Bu teknikte, damarın içine tıbbi bir yapıştırıcı enjekte edilerek damar anında ve kalıcı olarak mühürlenir. En büyük avantajı, işlem sırasında anestezi için çok sayıda iğne yapılmasına gerek olmaması ve işlem sonrası genellikle varis çorabı giyme zorunluluğunun bulunmamasıdır. Köpük Skleroterapisi, özellikle daha küçük veya kıvrıntılı damarların tedavisinde veya diğer yöntemlere ek olarak kullanılır. Damar içine özel bir ilacın köpük formu enjekte edilerek damarın kapanması sağlanır. Ambulatuar Flebektomi ise, ana damar kapatıldıktan sonra geride kalan büyük varis pakelerinin, 1-2 mm’lik minik kesilerden özel aletlerle temizlenmesi işlemidir.
Derin Ven Trombozu (DVT) ve Akciğer Embolisi Riski Nasıl Tedavi Edilir?
Derin ven trombozu tedavisinde geleneksel yaklaşım pıhtının büyümesini ve akciğerlere atmasını önlemek için kan sulandırıcı ilaçlar (antikoagülanlar) kullanmaktır. Bu tedavi hala temel taşı olsa da pıhtıyı yerinde bırakır ve zamanla erimesini bekler. Bu bekleme süreci, damar kapakçıklarında kalıcı hasara ve sonuçta yaşam kalitesini düşüren Post-Trombotik Sendrom’a (PTS) yol açabilir. Modern girişimsel radyoloji yaklaşımları ise bu süreci beklemek yerine, pıhtıyı aktif olarak ortadan kaldırarak hem damarı korumayı hem de PTS riskini en aza indirmeyi hedefler.
Özellikle yaygın ve büyük pıhtısı olan seçilmiş hastalarda uygulanan girişimsel tedaviler vardır:
- Kateter Yönlendirmeli Tromboliz (CDT)
- Farmakomekanik Kateter Yönlendirmeli Tromboliz (PCDT)
- Inferior Vena Kava (IVC) Filtresi Yerleştirilmesi
Tromboliz (CDT ve PCDT), pıhtı eritme işlemi olarak özetlenebilir. Anjiyografi ünitesinde, ultrason ve röntgen rehberliğinde, bir kateterle doğrudan bacak damarındaki pıhtının içine girilir. CDT yönteminde, bu kateterden pıhtıyı yavaş yavaş eriten bir ilaç verilir. PCDT ise bu işlemi bir adım öteye taşır; pıhtı eritici ilaçla birlikte pıhtıyı mekanik olarak parçalayan veya vakumla emen özel cihazlar kullanır. Bu sayede tedavi süresi kısalır ve daha az ilaçla daha etkili sonuçlar alınır. Bu yöntemlerin temel amacı, damarı hızla açarak kan akışını normale döndürmek ve kapakçıkların hasar görmesini önlemektir. IVC Filtreleri ise farklı bir amaca hizmet eder. Bu filtreler, DVT’yi tedavi etmez; ancak kan sulandırıcı kullanamayan veya bu tedaviye rağmen pıhtı atmaya devam eden yüksek riskli hastalarda, pıhtının bacaktan kopup akciğerlere ulaşmasını engelleyen bir şemsiye görevi görür. Hayat kurtarıcı bir önlemdir ve risk ortadan kalktığında çıkarılması gerekir.
May-Thurner Sendromu Gibi Damar Sıkışmaları İçin Hangi Tedaviler Uygulanır?
May-Thurner Sendromu gibi damarın dışarıdan basıya uğradığı veya pıhtı sonrası kronik olarak daraldığı durumlarda, sorun mekaniktir. Kan sulandırıcı ilaçlar bu mekanik engeli ortadan kaldıramaz. Tedavinin amacı, daralmış olan damar segmentini kalıcı olarak açmak ve kanın önündeki barajı yıkarak akışını rahatlatmaktır. Bu durumun günümüzdeki kesin ve en etkili tedavisi, anjiyoplasti ve stentleme işlemidir.
Bu işlem anjiyografi ünitesinde, hasta için oldukça konforlu bir şekilde gerçekleştirilir. İşlemin temel adımları mantıksal bir sıra izler.
- Kılavuz tel ile darlıktan geçilmesi
- Balon anjiyoplasti ile darlığın genişletilmesi
- Stent yerleştirilmesi
İşlem genellikle kasık veya diz arkasındaki bir toplardamardan küçük bir iğne ile girilerek başlar. Görüntüleme yöntemleri rehberliğinde, ince bir kılavuz tel darlığın olduğu bölgeden geçirilir. Ardından, bu tel üzerinden ilerletilen bir balon kateteri, darlık seviyesinde şişirilerek damar öncelikle genişletilir. Bu işleme balon anjiyoplasti denir. Ancak May-Thurner gibi dıştan bası olan durumlarda tek başına balonlama genellikle yetersizdir, çünkü balon indirildiğinde damar tekrar çöker. Bu nedenle son ve en önemli adım olarak damarın tekrar daralmasını önleyecek metal bir kafes olan stent yerleştirilir. Bu stentler, damarı bir iskele gibi içeriden destekleyerek sürekli açık kalmasını sağlar. Günümüzde bu işlem için özel olarak tasarlanmış, esnek ve basıya son derece dayanıklı özel venöz stentler kullanılmaktadır. İşlemin her aşamasının, özellikle de stent boyutunun ve yerinin hassas bir şekilde belirlenmesinde Damar İçi Ultrason (IVUS) kullanılması, tedavinin başarısını en üst düzeye çıkarır.

Doç. Dr. Ömer Faruk Ateş, 1988 yılında Amasya’da doğmuş, 2011 yılında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. 2016 yılında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Kliniği’nde uzmanlık eğitimini tamamlayarak radyoloji uzmanı unvanını almıştır. Uzmanlık sonrasında aynı hastanede Girişimsel Radyoloji Kliniği’nde görev yaparak ileri düzey girişimsel işlemlerde deneyim kazanmıştır.
2018 yılında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevine başlayan Dr. Ateş, akademik çalışmalarını sürdürerek Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde doçent doktor unvanını almıştır. 2024 yılı itibarıyla Sakarya Adatıp Hastanesi Girişimsel Radyoloji Bölümü’nde hastalarına hizmet vermektedir.
